MÜJDELER OLSUN; BİRAZDAN İSMİNİ AÇIKLAYACAĞIMIZ BESİNDEN HER GÜN BİR AVUÇ YEMEK ÖMRÜNÜZE ÖMÜR KATIYOR !!!

Hemen hemen her gün; gazetelerde, internet sitelerinde ve sosyal medyadaki değişik platformlarda karşılaştığınız bu tarz başlıklardan birini de ben atayım dedim. Sağlıklı bir yaşam, hepimizin ortak amacı ve elbette ki beslenme alışkanlıklarımızın buradaki yeri hiç şüphesiz oldukça büyük; ancak beslenme epidemiyolojisinin çalışmalarından bu kesinlikte bir çıkarsama yapılmasını beklemek fazlaca iyimser bir yaklaşım olur.

Bu yazıyı hazırlarken bu konunun başlıca iki dev ismi olan John  Ioannidis (Stanford Üniversitesi) ve David Allison’ın (Indiana Üniversitesi) çeşitli yazılarından yararlandığımı belirtmeliyim. Ioannidis beslenme çalışmalarının çoğunun şu tip arazlarla malul olduğunu söylüyor:

  • Çoğunlukla randomize olmayan (kontrol grubu olmayan), çalışmanın sonuçlarını etkileyebilecek farklı etkenlerin tam olarak ortadan kaldırılamadığı, düşük kaliteli küçük çalışmalar olmaları
  • Pek çoğu yüksek ölçüm hatalarıyla dolu
  • Sonuçların sadece bazı bölümlerinin seçilerek raporlanması
  • Çalışma öncesinde, her iyi niyetli araştırmacının yapması gerektiği gibi çalışmanın amaçları ve yapılış tasarımını içeren bilgilerin klinik çalışma data merkezlerine raporlanmaması.
  • Çalışma datalarının yeterli derecede paylaşılmaması
  • Kuvvetli inançların (kültürel, dinsel, kişisel görüşler) ister istemez çalışmaları etkilemesi
  • Büyük gıda firmalarının finansal desteklerinin yarattığı itkiler
  • Çalışmaların veri toplama yöntemlerindeki güvenilmezlikler

Ioannidis’in 2013 yılında yayınlanan ve belli ki beslenme epidemiyolojisi çalışmalarını tiye almak için gerçekleştirdiği bir çalışmadan bahsetmeden olmaz: Ioannidis ve arkadaşları bir yemek kitabını önlerine açıp, içerisindeki 50 çeşit besinin kanserle ilişkisini içeren çalışmaları taramışlar literatürden. Her nasılsa bunlardan 40 tanesinin bir şekilde şöyle veya böyle ve hatta bazen de aynı besinle ilişkili olmasına rağmen birbirlerinin tam tersi yönde olacak şekilde kanserle ilişkili olduğunu gösteren onlarca çalışmayı ortaya çıkartıyorlar ve bulgularını ‘Yediğimiz her şey kanserle ilişkili mi?’ sarkastik başlığı ile yayınlıyorlar.

Gözlemsel epidemiyolojik çalışmalarda saptanan ve her gün iddialı başlıklarla yayınlanan çalışmaların bir kısmının sonuçları, bir şekilde daha sonradan tüm bilimsel çalışma tasarımlarının altın standartı olan randomize çalışmalarla test ediliyor. Sonuç: 1) 6 gözlemsel çalışmadan sadece 1 tanesinin sonucu randomize çalışmalarla doğrulanabiliyor (Ioannidis, JAMA 2005)  2) 52 büyük epidemiyolojik çalışmanın 52’sinin de sonuçları randomize çalışmalarla doğrulanamıyor. (Stan Young, 2011)

Hemencecik gelmediyse aklınıza, ben bu güzelim beslenme çalışmalarından birkaçını sizlere hatırlatayım: Günde 12 adet fındık yerseniz, ömrünüz 12 sene daha uzuyor. Ya da bu ekstra 12 seneyi günde 3 bardak kahve içerek de ömrünüze katabilirsiniz. Sadece 5 seneye daha ihtiyacım var diyenlerin ise, günde 1 portakal yemeleri gerekiyor. Ömrünüze 6 güzel sene daha katabilmek için ise maalesef o her gün kahvaltınızda yediğiniz 1 yumurtadan da imtina etmeniz gerekiyor.

Yanlış anlaşılmasını istemem; elbette benim de üzerine iki sene yüksek lisans yaptığım ‘Beslenme Bilim Dalı’ oldukça önemli, ancak beslenme epidemiyolojisi çalışmalarına bir çekidüzen verilmesi gerekliliği oldukça aşikâr. Peki Ioannidis ve Allison’un bu konudaki önerileri neler?

  • Bence de ilk olarak, data elde etme yöntemlerini rafine etmek gerekiyor. Epidemiyolojik çalışmaların çoğunda kullanılan gıda sıklığı sorgulama formlarının ne kadar yanlış ve yetersiz bir bilgilendirme sağladığı çok aşikar. Düşünün ki birisi size bir form uzatıyor ve geçtiğimiz hafta, geçtiğimiz ay ve hatta geçtiğimiz senelerde hangi gıdadan hangi miktarda yediğinizi oraya not etmenizi istiyor. Çoğunuzun ‘Ben dün akşam ne yediğimi bile hatırlamıyorum’ dediğinizi duyar gibi oluyorum. Burada ayrıntısına giremeyeceğim yüksek duyarlılıklı bir yöntem olan çift etiketli su çalışmaları ile karşılaştırıldığında gıda sıklığı sorgulaması formlarıyla rapor edilen gıda ile enerji alımının ortalama %20 daha az olduğu gösterilmiş. Özellikle az proteinli, fazla tuzlu ve fazla yağlı besinlerin daha az rapor edildiği gösterilmiş. Bu konuda örneğin diyetle alınan besinin miktarının belirlenmesinde işe yarayabilecek çiğneme ve yutma sensörleri gibi teknolojik gereçler ya da alınan besinlerin kanımızdaki biyokimyasal izleriyle takip edilmesi gibi yöntemlerin kullanılabileceğini söylüyorlar. Yazının başında belirtilen diğer bilimsel eksikliklerin giderilmesi (çalışma verilerinin tüm açıklığıyla kamuyla paylaşılması, çalışmalara başlanırken çalışma tasarımı ve test edilecek hipotezin uluslararası kayıtlara geçirilmesi, alınan finansal desteklerin net olarak kamuyla paylaşılması gibi).

Elbette gerekli önlemlerin alınması beslenme bilimine hak ettiği saygınlığı yeniden kazandıracaktır ama bu arada siz siz olun aman ha, bilmem hangi besinden bilmem ne kadar tüketmek sizi şu kadar sene daha fazla ya da daha az yaşatıyor ya da aman efendim Alzheimer hastalığına yakalanma riskinizi şu kadar azaltıyor/arttıyor şeklindeki kocaman kocaman önermeleri biraz olsun kaşınızı kaldırarak karşılayın.